10 Mayıs 2013 Cuma

çok uzun zaman oldu, bin yıl kadar bence. alıştığım söylenemez, özledim sesini. gözlerim doluyor bazen, e kolay değil özlüyorum geçmişi. fotoğraflar renkli hala, hatıralar çok canlı, unutmadım güldüğünde gözlerinin nasıl parladığını.

Beyaz sabunun tenindeki kokusunu ve kömür karası saçlarından gelen o tarifsiz esintiyi bir hırkada ve yastıkta hissetmeye çalışmak bilsen ne kadar acınası. kaçar her yerden, durmaz hiçbir yerde anne ölünce çocuk, çocuk ölünce anne diyor şair. sen kaçtın, senden sonra ben... artık kaçmıyorum ama kabullendim. normalleşti... yüzünü de sesini de unuttum. dokuz yaşındayken elimden tutup arkadaşlarımla sinemaya götürdün ''sen bizimle oturma olur mu'' dediğimde nasıl gülümsedin, şimdi neler verirdim birlikte sinemaya gidebilmek için. kullanmayı en çok özlediğim hitap şekli ''anne'' oldu.
yüzyıllık bir boşluk var şimdi aramızda, iki kolumun arasını hiçbir bedenin tam anlamıyla dolduramadığı bir boşluk. sürekli form değiştiren bu boşlukta asılıyım 10 yıldır. zor ama üstesinden geliyorum bir süredir. anne kokusundan, anne gülüşünden, anne merhametinden mahrum kalmak can yakıyor ama. senden önce diyalektiğe inanırken şimdi rüyalara anlam yüklüyorum, ölüm sonrası hayata bile inanır oldum, şaka gibi di mi?

Yasın yavaş yavaş çalışarak acıyı sildiği söylenir; ben buna inanamadım, inanamam; çünkü benim için zaman kayıp duygusunu yok eder (artık ağlamam), hepsi bu. ancak gerisi için her şey donup kalmıştı. çünkü yitirdiğim şey bir biçim (anne) değil, bir varlıktı; bir varlık da değil, bir nitelikti (bir ruhtu): zorunlu olan değil, yeri doldurulamaz olandı. anne'siz yaşayabilirdim (hepimizin er ya da geç yaptığı gibi); ama geriye kalan yaşam kesinlikle ve tümüyle iyileştirilemez (niteliksiz) olacaktı.

güzel bir senfonik eserdi annemin yaşamı,
birkaç bölüm sürdü ömrü hepi topu. onu hep bir beste gibi dinledim. 
her şarkı eksiktir aslında. her beste tamamlanamamış. her ömür kısa olduğu gibi. her yaşamın kısacık...
huzur içinde uyu. 


Arada dondurulmuş pizza falan alıp yiyoruz işte.   yemek yapmayı öğreneceğim merak etme.

http://www.youtube.com/watch?v=ILg_PN9DXU4&feature=share

25 Kasım 2012 Pazar

düş(d)ündü


Usulca kaybolmaya hazırlanan, bir kenarından kırılmış turuncu mehtabın yeryüzüne serptiği altın tozlarıyla bezenmiş ıhlamurların, güllerin, limonların arasında ateşböceklerinin kızıl çakıntılarla uçuştuğu mavimsi bir geceydi. Birden gökyüzünde yeşil bir adacık gördü, başlarda bunun bir gezegen olduğunu düşündü ama adım attığı anda kendini bu devasa ormanın içinde buldu, ağaçları, ara ara boşluklarda toprağın görünmesine rağmen müthiş bir yeşillikte rüzgarda savrulan çimenleri gördü. yüzlerce metre koştuktan sonra masmavi bir denizle karşılaştı, güngörmüş çınarların gölgesi suya vuruyor, sevecen bir meltemle kıpırdayan sularda dantelli oynaşmalar yaratıyordu, arada bir paslı, eskimiş şilepler geçiyordu. Gözü, sularda kıpırdayan bir ışık yansımasına takıldı, o ışık öylesine güçlü bir biçimde onu içine çekti ki, sanki her şey o anda gerçekliğini kaybetti. Bir tarih belirdi o anda durgunlaşan suda, annesinin toprağa verildiği 19 Ocak günü. Yumuşak nefti bulutlar suların üstüne kadar inmiş, ufuk çizgisini hemen yanına kadar taşımıştı, deniz durgun, küçük bir göl gibiydi, kıpırdamıyordu, birden, hayatının en talihsiz tarihini silmek için kendini suya bıraktı. Suyun içinde hızla kayboldu, hızla geçti köpükler üzerinden, yukarıya baktığında gördüğü geniş maviliğin ne kadar güzel olduğunu düşündü, bir Ankaralı olarak bir ayağı suda büyümemişti, yüzmeye de öteden beri pek ilgisi de olmamıştı..

‘’ yüzmek, çirkin bir çaba olduğunda, yılanı ağzından öperek yılanlaştığımızda, hayata ve denizin köpüğüne secde etmeye başladığımızda;
bir kez de boğulmayı denemeliyiz. dünyaya geliş anımıza dönebiliriz o vakit!
hiç değilse borçsuz ve temiz bir beden kalır ardımızda..’’

diye düşündü.. düş dündü.. dündü.. uyandı… huzurluydu.

10 Kasım 2012 Cumartesi

bir ayrılık

Joseph içeri girdiğinde, Cecile elindeki fincanda kırmızı rujunun bıraktığı izi inceliyordu. Epeyce beklemiş olmalı, diye düşündü Joseph, Cecile gergin görünüyordu. Sandalyeyi ağır ağır çekti Joseph, yavaşça oturdu, Cecile'i yanağından bir kez öptükten sonra. Nasılsın, dedi genç kadın, İyiyim, sen?, dedi adam, sanki ruh halinin yeryüzündeki en merak edilen konu olması gibi bir hava yaratarak, gayet iyiyim, diye ekledi.. Cecile bu soruyu es geçerek, aniden konuyu değiştirdi; ''son bir haftaya çok şey sığdırdım, sensiz, kendimi cok güzel bir şeyin parçası gibi hissettim ilk defa'' dedi. Joseph şaşırmadı, dinlemeye devam etti, kadın anlattıkça sesi kayboluyordu sanki, ses Joseph'in kulağına temas etmeden uzayda kayboluyordu, duymuyordu genç adam artık yüzyıldır duymaya alışkın olduğu bu sesi.

Cecile ona ne söylerse söylesin asla öfkelenmezdi Joseph, çorbasında çırpınan sinek için garsondan can simidi isteyecek naiflikte bir adamdı. Cecile, bir saat kırk dokuz dakika on üç saniye kadar konuştu.. nefes almak için bir anlık suskunluğundan faydalan Joseph; ''merak etme sen yokken de vardım ben, var olmaya devam ederim, endişelenme!'' dedi ve kalktı, sokağa adım attığında, yakmak üzere çıkardığı sigarasına ateşböceği konunca, çakmağını gerisin geri cebine soktu.
Parkta biraz dolaştıktan sonra, gördüğü çocuğa gayri ihtiyari yaşını sordu, ''akranız'' dedi çocuk, ''hepimiz ölecek yaştayız'', ıslığını cebinden çıkardı Joseph, yumruk yapıp bir yerlere saldı.
Eve doğru yürürken; ''bu yol uzağa kıvrılıyor'' dedi göğsünde terleyen geceye.

Eve girdi, bir sigara yaktı, koltuğuna gömülüp başucundaki ışığı bir yaktı bir söndürdü... Yakın mesafeden halıya dökülen, silindir şeklindeki sigara külünü yerinden kaldırabilecek bir hassasiyetin yeryüzünde olamayacağını farkedince en narin varlığın sigara külü olduğunu anladı. Televizyonu açtı, olimpiyatlarda maratonu izlemeye koyuldu, dokuz saat kırk üç dakika kadar gözlerini kırpmadan izledi, kimliği belirlenemeyen bir cani bitiş çizgisini silmişti, yüzlerce maratoncu koşarak öldüler. Joseph, ceset yığınlarının gösterildiği televizyonu kapattı, günlüğüne, ''devir değişti, detaylarımı kaybettim, hükümsüzdür'' diye not düştükten sonra, Cecile'in mezarına gitmek için arabasına atladı... dokuz yüz on iki gündür yaptığı gibi.

31 Ekim 2012 Çarşamba

huzursuz ruh

bazen, kendi icinize girip gozden kaybolursunuz..
kapısız bir katedralin önunde duran biçare bir dindar gibi, yeniden dışarı çıkmak için dolanıp durur bedenınız ruhunuzun etrafında.. durumunuz korkunçtur, ayna karşınızdadır, işte saçlarınız, işte dudaklarınız, gözleriniz, gulumseyişiniz, bakışınız hepsi aynen duruyordur ama butun bunlar, sizi eski siz yapmaya yetmez.

tanrıların lanetine ugramış bir matematıkçi gibi bütün rakamları alt alta yazıp toplarsınız, sonuç yanlıştır. birisi rakamların değerlerini, size haber vermeden değiştirmiştir, gittikçe daha çok çıldırarak yanlış rakamlarla doğru bir sonuç bulabilmek için boğuşursunuz.
öyleyim.. aynen bu tasvirdeki gibi..
göz alabildiğine uzanan şehirde tek bir ışık bile yanmıyor. şehir dev bir kaplumbağa gibi başını içine çekip kabuğunun karanlığına kapanmış.
ellerim üşüyor,
hayatın, beni bırakıp gideceğini, ona yetişemeyeceğimi düşünüyorum.
hep aynı güçle özlüyorum.
özlemeyi hep iyi bildim...
kavuşmakta ise hep acemiyim. bu beceriksizliği kutsal bir emanet gibi taşıyorum..

bu korkunç karanlık shakespeare'in mezarcısı gibi kazıp bulduklarını bana gösteriyor.. neler çıkıyor oradan neler, beni kasıp kavurmuş nice acı, üstü kapanmış nice öfke, unuttuğum nice ihanet..
soğuk..
ellerim üşüyor..
soğuk zamanı yırtıyor, ama sadece soğuktan değil üşümem..
ne tanrı'yı ne şeytanı memnun edebiliyorum.. bedenimde kaybolmuş ruhum katedrale kapı inşa etmeye ugraşıyor.

9 Eylül 2012 Pazar

özlediğim adam, ben ve nazım

biz üç kişiydik... şaka lan şaka epey romantik takılacağım bu yazıda durun!

'aşkın en sağlam sigortası mesafedir' şahane bir önsözdü adını hatırlamadığım bir aşk kitabında.
yıllar yılı özlemle beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl körleşirse, aşk da körelir yakına gelince,, özlemdir aşkın çimentosu, özlem aradan çekildi mi aşk, yatakta şehvetinden soyunmuş yatan çıplak bir beden kadar sıradanlaşır, ehlileşir, söner... belki de bu yüzdendir, aşkların en güzelinin mektuplara, şarkılara dökülmüş oluşu..
nazım hikmet'in hayatı bu tezin ispatı gibi..
nazım hep uzağındaki kadınları sevmiştir.
piraye ile 1935'te evlendi, ertesi yıl tutuklandı, adını kol saatinin kayışına tırnağıyla yazdığı  bu kadınla 1950'de çıkana dek yazıştılar.
''seni nasıl seviyorum biliyor musun? ot yağmuru nasıl severse, ayna ışığı nasıl severse, sarhoşun şarabı, şarabın billur kadehi sevdiği gibi, annenin çocukları, çocukların anneleri sevdikleri gibi, lenin'in inkılabı, ve inkılabın marx'ı sevdiği kadar, velhasıl seni nazım himet'in piraye'yi sevmesi gibi seviyorum.''

o mektuplardan birinde nazım, ''çıkarsam ve sana kavuşursam, bu öyle dayanılmaz bir saadet olacak ki, gebereceğim diye korkuyorum'' diyordu, ve fakat öyle olmadı.. ot yağmura, ayna ışığa kavuşursa, o oldu.

alışıldı.

aşk bitti ve ayrıldılar.
nazım yeni bir aşktaydı çoktan, münevver... yine cezaevindeydi kör aşık.. sonra yurtdışına kaçtı nazım, esaret altına yeniden alınacağını hissedince.. yedi tepeli şehrinde bırakmıştı gonca gülünü.. sonra münevver'ine kavuşunca nazım aşk yine bitti.. nazım yine bir başka aşktaydı çünkü, 1959'da vera ile evlendi, 1963'de öldü...

piraye'ye yazdığı mektuplardan birinde, ''canım karıcığım. birbirimizden uzak olmak, birbirimize sokulamamak ne korkunç bir şey, fakat bu korkunçluğun ne tuhaf ne acı bir tadı var.''

bence nazım kadınlara değil de aşka aşıktı.. sevme fikrini seviyordu. ona aşkı anlatabilmek için vesileler, ilhamlar lazmdı., sevgiyi yaşamaktansa yazmayı sevdi nazım.

çok sevdiğim nazım'ı aklıma düşüren ise bugünlerde garip bir karıncalanma ile tüm bedenimde hissettiğim özlem. uzun zamandır benimle olduğunu bildiğim bu adamın özlemi içimi ısıtıyor. sabahlara saçlarımı okşayarak başlamasını, akşamları bütün işleri bir kenara koyup başbaşa kalmamızı, oynaşmamızı, sevimli haşarılığını, çocuksu küskünlüğümü, henüz hiç yaşamadan özlüyorum.. ama 'aslolan hayattır' diyen nazım'a inat ben yaşamayı seçiyorum, nesnesini istiyorum bu özlemin...





8 Eylül 2012 Cumartesi

moğol atlıları

çivit renkli bir göğün altında, masmavi bir denizin kenarındaki sımsıcak bir kumsalın üzerinde yükselen, rüzgarların aşındırdığı dik bir yamacın kenarında ayakta duruyordum. aniden, yalıyarınen tepesinde, binicileriyle birlikte koskoca üç savaş atı belirdi. hayvanlar da adamlar da eski zamanlardaki asyalı savaşçılar gibi giyinmişlerdi, ipekli sancakları, ponponları ve saçakları, tüyleri ve arma süsleri, güneşte pırıl pırıl parlayan muhteşem savaş gereçleri vardı. uçurumun kenarında bir anlık duraksamadan sonra savaş atları kendilerini boşluğa atarak gökyüzünde kumaşlardan, tüylerden ve sancaklardan geniş bir kavis çiziyorlar, o esnada yarı at yarı insan biçimindeki bu efsanevi varlığın cesareti karşısında benim nefesim kesiliyordu. bu bir intihar değil bir ritüeldi. bir yiğitlik ve maharet gösterisiydi. toprağa değmeden az evvel atlar boyunlarını öne eğerek tek omuzlarının üzerine düşüyorlar ve sonrasında dertop olup yuvarlanırlarken altın renkli bir toz bulutu kaldırıyorlardı. kalkan tozlar ve çıkan gürültü yatıştıktan sonra doru atlar, sırtlarındaki savaşçı binicileriyle birlikte, ağır çekim hareketlerle ayağa kalkarak kumsalın önünden dörtnala ufka doğru uzaklaştılar.

şaşkına döndüğüm bu pistorek karşısında nefes almadan duruyordum. yerlere kadar uzanan beyaz elbisem, çırılçıplak ayaklarım ve şimdikinin aksine belime kadar uzanan dalgalı saçlarım vardı. yüzümdeki şaşkınlığı ve gülümsemeyi uyandığımda da koruduğumu gördüm... hayatımda gördüğüm en güzel ikinci rüyaydı...

1 Eylül 2012 Cumartesi

bir ömrü hayal kurarak tüketme hakkı

kendimden bir başka ben yarattım.. görünüşte aynı ben olan ama aslında zerrece yakınınından bile geçemediğim güzellikteydi üstelik, nasıl oluyordu da aynı fiziksel özelliklere sahipken ve de düşünce sistemine, o ne isterse yapıyordu da ben kıyısından bile geçemiyorum diye de kıskandım başlarda.. yaşamak isteyip yaşayamadığım ne varsa; gerçekleşmesi şu an için imkan dahilinde olmayanları mesela, ya da bu evrende mümkün olmayanları da bir bir ona yaptırttım.. o bile şaşırdı çoğu kez ama hiç sesini çıkarmadı yaşadıklarına, bir bildiği vardır nasılsa dedi hep.. içten içe çok da mutluydu, anlıyordum.. anlaşmamıza sadık kaldık hep; ben ona ütopik bir dünya veriyordum o da bana sadece mutluluk.. çok merak ediyordu ama; nereye kadar devam edecek bütün bunlar diye.. sınırlarımı merak ediyordu.. sanırım hamuruna biraz merakı fazla koymuştum, her seferinde önce sebep soruyordu, önyargısız yaklaşmıyordu hiçbir göreve.. itirazlarla girdiği işlerden memnuniyetlerle ayrılıyordu sonunda.. geceleri çok çalışmaktan yakınıyordu en çok; yattığın yerden kolay geliyor sana bütün bunlar dediği an; hiç görmediği bir ülkeye yolculuğa gönderiyordum, döndüğünde ise ben uykuda oluyordum, onu da başucumda buluyordum sabah; yaşadıklarını anlatma hevesini kursağında bırakıp acelem var bahanesiyle ayrılıyordum yanından, ne yaşadığını ben zaten biliyorum salak diye bozmuyordum.. gün içinde olmadık yerde karşımda beliriyordu; zamanda yolculuk yapmak istiyordu kimi zaman canı; kah on yıl sonrama gidiyor, kah bi gün sonrasına.. geçmişime gittiği de oluyordu; değiştirsem şunu nasıl olurdu acaba düşüncesiyle gidişlerinden; hüsranla dönüyordu.. en çok da içinde bulunduğum günün akşamına yolluyordum.. biraz yağmur biraz şarap isteğimi kırmıyor benden önce evde hazır bulunduruyordu.. benden önce her yere gönderiyordum onu, olmak istediğim yerlere, olmak istemediklerime de.. başına bazen kötü şeyler de getiriyordum, bazen gerçekten aptal olduğunu düşünüyorum dediğinde ise; hayat hep güllük gülistanlık değil, kötü şeylere hazırlıklı mısın diye seni deniyorum, deyip çıkıyordum işin içinden.. senin yaşadığın hayat da hiç fena değil, neden benimkini istiyorsun? diye sordu geçenlerde; belki ben de bir başkasının sen'iyim, dedim.. çok matah bişey söylemişim gibi gözleri parladı.. sanırım o da beni düşlüyordu, o gerçek ben ise bir düş oluyordum.. ne zaman bırakacaksın beni dedi; senden önce birşeyi ilk ben yaparsam o an gidersin, dedim, hüzünlendi.. bir adım önümde gidiyordu, son nefesime kadar da hayatımda olacağını ilk kez o an hissettim.. hayalimdeki ben'i boğazda bir çay içmeye gönderdim.. yorgunduk ikimiz de, gece nasılsa yanımda olacaktı yine...



2
2010'da bu yazıyı karalayan şahsıma armağan olsun bu çayım, eylül'ün 1'i 2012... boğaz'dayım, çay içiyorum ayşe, hayat aynı bildiğin gibi, hayal kurmaya devam....