Basit, yalın, dümdüz bir giriş yapmak istiyorum bu harkulade eser hakkında; çok samimi, fazla samimi, ayna gibi...
şimdiye kadar okuduğum kitaplar içinde ilk on'a oynayacak güzellikte bir başyapıt.. (ki hatırı sayılır ölçüde kitap okumuşluğum vardır..) 70'li yıllarda başlıyor hikaye, 2000'li yıllara kadar sürüyor.. öyle güzel öyle yalın bir dille anlatmış ki kristin hannah aradaki olaylar, birebir karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz siz de..
bu kitap hakkında öyle çok şey söylemek ve aynı anda hiçbir şey söylememek istiyorum.. nasıl oluyor bilmiyorum ama aynı anda hem herkes bu güzelliği okusun istiyor, hem de kimse bilmesin bir tek ben okumuş olayım diye düşünüyorum..
kate ve tully, keşke sizinki gibi bir dostluğa sahip olabilseydim ben de...
not: son 50 sayfa için yanınızda mendil bulundurun.. ve okuyun, şahane bir eser...
2 Ağustos 2011 Salı
10 Temmuz 2011 Pazar
7 Temmuz 2011 Perşembe
anne ben dali tablosu oldum
nefret ediyorum sıcaktan, nefreeeeet!
hava olanından bahsediyorum elbette, yoksa sıcaklık insanda aradığım ilk özelliktir.. neyse mevzu bu değil..
sıcak,
bunaltmaktadır, bezdirmektedir, küstürmektedir..
yemek yemek istersin; yiyemezsin.. sabahtan beri yediğim tek şey bir litre çilekli dondurma..
uyumak istersin; uyuyamazsın..
oturduğun yerde oturtmaz..
serinlerim diye girersin banyoya, çıktığında her şey eskisi gibi olur..
tamam.. güzeldir, cici cici elbilselerle dolanıyoruz ortalıkta, ayakta sandaletler, her şey rengarenk hoştur ama bu kadarı da olmaz hani.. demişler ya zamanında, her şey kararınca güzel diye.. işte haddini bil sen de sıcak, delirtme beni..
ah emre altuğ demişti zamanında; ''sıcak daha da sıcak olacak'' diye, dinlemediniz adamı!..
havuzun içinde terler mi bir insan ya.. bu havada terledim..
tek güzelliği var, içtiğim kahve artık soğumuyor!..
sonuçta sıcak hayattan bezdirir insanı..
sıkıldım lan yeminle sıkıldım.. ne pis bir şeymiş bu sıcak ve nemli hava..
dali'nin tablolarına döndüm, yemin ediyorum bütün renklerim birbirine karıştı, eridi, mahfoldu..
ha bütün bunlara rağmen, ''sıcak'' şahane bir bülent ortaçgil şarkısıdır.. ben gidip if performance hall'de bülent ortaçgil dinleyeceğim bu gece canlı canlı, havanın akşam serin olması umuduyla.. öperim..
hava olanından bahsediyorum elbette, yoksa sıcaklık insanda aradığım ilk özelliktir.. neyse mevzu bu değil..
sıcak,
bunaltmaktadır, bezdirmektedir, küstürmektedir..
yemek yemek istersin; yiyemezsin.. sabahtan beri yediğim tek şey bir litre çilekli dondurma..
uyumak istersin; uyuyamazsın..
oturduğun yerde oturtmaz..
serinlerim diye girersin banyoya, çıktığında her şey eskisi gibi olur..
tamam.. güzeldir, cici cici elbilselerle dolanıyoruz ortalıkta, ayakta sandaletler, her şey rengarenk hoştur ama bu kadarı da olmaz hani.. demişler ya zamanında, her şey kararınca güzel diye.. işte haddini bil sen de sıcak, delirtme beni..
ah emre altuğ demişti zamanında; ''sıcak daha da sıcak olacak'' diye, dinlemediniz adamı!..
havuzun içinde terler mi bir insan ya.. bu havada terledim..
tek güzelliği var, içtiğim kahve artık soğumuyor!..
sonuçta sıcak hayattan bezdirir insanı..
sıkıldım lan yeminle sıkıldım.. ne pis bir şeymiş bu sıcak ve nemli hava..
dali'nin tablolarına döndüm, yemin ediyorum bütün renklerim birbirine karıştı, eridi, mahfoldu..
ha bütün bunlara rağmen, ''sıcak'' şahane bir bülent ortaçgil şarkısıdır.. ben gidip if performance hall'de bülent ortaçgil dinleyeceğim bu gece canlı canlı, havanın akşam serin olması umuduyla.. öperim..
28 Haziran 2011 Salı
şirinlik muskası
aynen böyleydi benim annem de.. çok iyiydi benim annem be..
"annem her fırsatta çocuklarına güneşe doğru zıplamalarını öğütlerdi.
güneşe ulaşamazdık belki ama,
hiç olmazsa ayaklarımız yerden kesilirdi..." doğru demiş Hurston..
20 Haziran 2011 Pazartesi
Sleepless Nights
Eddie Vedder'ın ikinci solo albümü Ukulele Songs'da muhteşem ötesi bir şekilde yorumladığı harkulade bir şarkı..
''İnsomniaya meyyalim vallahi dertten..''
http://www.youtube.com/watch?v=z9wCfAg3l5E
la vita è un gioco
Benim tuhaf bir inancım var.. (aslında anlattığım insanlar tuhaf olduğunu düşünüyor, bana göre salt gerçek..)
Birilerinin benimle ''hayat'' denen bir oyun oynadığını düşünüyorum.. Bence her şey bu yanılsama için özel olarak hazırlanmış.. Mesela bana gösterilenden tamamen başka bir dış dünya var.. Pencereden bakınca dışarıda gördüklerimin, perdeyi çektiğim andan itibaren bambaşka bir hal aldığı kanısındayım.. Sanki ''yukarıdakiler'' benimle oynamak için ''dışarı''yı böyle şekillendirdiler.. Ben perdeyi çekince de kıs kıs gülüyorlar..
Bazen otururken, aniden perdeyi açıp dışarıyı kontrol etmek istiyorum, benimle oyun oynayanları faka bastırmak istiyorum belki de, kim bilir..
Bütün bunların saçmalık ya da komik olduğunu düşünüyor olabilirsiniz.. Ama karşı çıkmaya çalışmayın bence, Ne biliyorsunuz ki; aynı oyunu sizinle de oynuyorlar!..
Tıpkı ''la vita e bella'' filmindeki başroldeki çocuk gibiyiz hepimiz aslında..
Savaş yıllarında faşistlerce toplama kampına tıkılan bir İtalyan ailenin öyküsünü anlatır bu film.. Baba, oğluna kampın zulmünü hissettirmemek için her şeyi bir oyun gibi sunuyor.. Çocuk oyunda toplayacağı puanlarla kazanacağı tank için bütün bu acılara göğüs geriyor.. Çok orijinal ve samimi bir senaryosu vardır bu filmin.. İçinde siyaset, dram, aşk, şiddet, gerilim vs. birçok konsept barındıran bu film hayatın aslında tam da benim anlatmak istediğim gibi bir oyundan ibaret olduğunu bir çocuk ve baba gözünden öyle güzel anlatır ki nutkunuz tutulur.. Roberto Benigni'nin olağanüstü bir adam olduğunu da gözler önüne serer bu başyapıt!..
Henüz çocuk sahibi olmayanlar için de hayat simülasyonu gibi bu film aslında.. Bir çocuğa, henüz büyüyüp insanlıktan çıkmamış bir insan evladına büyüklerin kin, nefret, zulüm ve ölümle dolu dünyalarını anlatmanın, anlatmak zorunda kalmanın ağırlığını, acısını en derin biçimde hissettiren sinema başyapıtı bu.. Anne baba olmadan bunun ne demek olduğunu anlamak gerçekten çok zor gibi görünüyor tabii.. İşte bu filmde kendinizi babanın yerine koyuyorsunuz, bir çocuğu korumanın aslında ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz..
Hayata gülmeyi öğrenmem de bu filmin etkisi büyüktür.. Aldığım en büyük derslerden biridir.. Hayat bir ''oyun''dur.. ve bizler de kandırılmış küçük çocuklar.. hem de kandırıldığımızın farkında olan.. Zaman ilaç, unuttuğumuz her acı, bir puan olarak yazılıyor hanemize.. En iyi oynayanlar, en az hatırlayanlar..
Kaçacak, başka neresi var ki?..
Hayat karşısında hayal dışında dayanağımız ne var ki başka?.. Tek gücümüz; düş gücü..
Filmin ilk sahnesinde de dendiği gibi;
"bu aslında basit bir hikâye ama anlatması pek de kolay değil. tıpkı masallardaki gibi hüzünlü ve masallardaki gibi mutluluk ve harikalarla dolu..."
Birilerinin benimle ''hayat'' denen bir oyun oynadığını düşünüyorum.. Bence her şey bu yanılsama için özel olarak hazırlanmış.. Mesela bana gösterilenden tamamen başka bir dış dünya var.. Pencereden bakınca dışarıda gördüklerimin, perdeyi çektiğim andan itibaren bambaşka bir hal aldığı kanısındayım.. Sanki ''yukarıdakiler'' benimle oynamak için ''dışarı''yı böyle şekillendirdiler.. Ben perdeyi çekince de kıs kıs gülüyorlar..
Bazen otururken, aniden perdeyi açıp dışarıyı kontrol etmek istiyorum, benimle oyun oynayanları faka bastırmak istiyorum belki de, kim bilir..
Bütün bunların saçmalık ya da komik olduğunu düşünüyor olabilirsiniz.. Ama karşı çıkmaya çalışmayın bence, Ne biliyorsunuz ki; aynı oyunu sizinle de oynuyorlar!..
Tıpkı ''la vita e bella'' filmindeki başroldeki çocuk gibiyiz hepimiz aslında..
Savaş yıllarında faşistlerce toplama kampına tıkılan bir İtalyan ailenin öyküsünü anlatır bu film.. Baba, oğluna kampın zulmünü hissettirmemek için her şeyi bir oyun gibi sunuyor.. Çocuk oyunda toplayacağı puanlarla kazanacağı tank için bütün bu acılara göğüs geriyor.. Çok orijinal ve samimi bir senaryosu vardır bu filmin.. İçinde siyaset, dram, aşk, şiddet, gerilim vs. birçok konsept barındıran bu film hayatın aslında tam da benim anlatmak istediğim gibi bir oyundan ibaret olduğunu bir çocuk ve baba gözünden öyle güzel anlatır ki nutkunuz tutulur.. Roberto Benigni'nin olağanüstü bir adam olduğunu da gözler önüne serer bu başyapıt!..
Henüz çocuk sahibi olmayanlar için de hayat simülasyonu gibi bu film aslında.. Bir çocuğa, henüz büyüyüp insanlıktan çıkmamış bir insan evladına büyüklerin kin, nefret, zulüm ve ölümle dolu dünyalarını anlatmanın, anlatmak zorunda kalmanın ağırlığını, acısını en derin biçimde hissettiren sinema başyapıtı bu.. Anne baba olmadan bunun ne demek olduğunu anlamak gerçekten çok zor gibi görünüyor tabii.. İşte bu filmde kendinizi babanın yerine koyuyorsunuz, bir çocuğu korumanın aslında ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz..
Hayata gülmeyi öğrenmem de bu filmin etkisi büyüktür.. Aldığım en büyük derslerden biridir.. Hayat bir ''oyun''dur.. ve bizler de kandırılmış küçük çocuklar.. hem de kandırıldığımızın farkında olan.. Zaman ilaç, unuttuğumuz her acı, bir puan olarak yazılıyor hanemize.. En iyi oynayanlar, en az hatırlayanlar..
Kaçacak, başka neresi var ki?..
Hayat karşısında hayal dışında dayanağımız ne var ki başka?.. Tek gücümüz; düş gücü..
Filmin ilk sahnesinde de dendiği gibi;
"bu aslında basit bir hikâye ama anlatması pek de kolay değil. tıpkı masallardaki gibi hüzünlü ve masallardaki gibi mutluluk ve harikalarla dolu..."
16 Haziran 2011 Perşembe
duygusal paradoks
harikulade bir ev.. piyanonun üstünde on bir yıllık ideal bir evliliğin sadakat fotoğrafları.. yakışıklı ve anlayışlı bir eş.. sekiz-dokuz yaşlarında bir çocuk.. e tabii bir de köpek.. tenis dersleri vs. vs. vs..
soruyor yönetmen; ''bir kadın daha ne ister?''
Unfaithful filmi bu soruyu kadınlara soruyor, daha filmin ilk dakikalarında.. cevabı ise son sahnesinde..
hem de öyle bir soruyor ki bu soruyu, seyreden kadınlar başroldeki Connie'nin yerinde olmaya can atsın diye, koca rolünü; ''Richard Gere''e veriyor.. Connie tüm bunları, bu muhteşem hayatı riske atıp o canım adamı aldatıyor.. hem de iflah olmaz bir serseri ile; Olivier Martinez.. (bana sorarsanız aldatmakta haklı! -ooo ayşe, neler diyosun?- ehi..)
Adrian Lyne aslında bunu hep yapıyor.. ihanet edenler ya da aklından geçirenler için çektiği ikinci korku filmi bu aslında.. ilki; ''Öldüren Cazibe''
Öldüren Cazibe'de aldatan erkeğin başına gelebilecekler konusunda gözümüzü bir güzel korkuyor.. Sadakatsiz'de ise sıra kadınlarda..
can alıcı sahne;
Rüzgarlı bir gün.. sokakta iflah olmaz hayta yakışıklı ile tesadüfi tanışma.. daha doğrusu çarpışma.. dizlerinin yaralanması.. tedavi için eve davet (oliver da az çakal diil ha!) mantoyu çıkartırkenki ilk sıcak temasın baş döndürücü etkisi..
evde ütü bulaşık, çocuğun ödevleri.. burada fransız aşık..
peki ya paradoks nerede; Connie kalsa eşine ihanet edecektir, giderse kendine..
kalır..
Ömer hayyam gelir bu noktada akıllara; ''bu senin hayatın''.. Connie kendi hayatını seçer, bi anlık da olsa..
''hata yaptım'' diye düşünür.. şeytan'ın cevabı hazırdır; ''hata diye bir şey yoktur, yaptığın ya da yapmadığın şeyler vardır..''
Dönüş treninde gözleri çok şey anlatır Connie'nin.. hem şehvet vardır gözlerinde hem de suçluluk..
Sadakatsiz, cazibesine kapıldığımız ''o an''ın, cehennemin (ki tartışılır bu) giriş kapısı olduğunu anlatıyor bize..
Richard Gere burada rahip rolünde bana göre, karısının içine girmiş şeytanı çıkartmakla görevli rahip..
Tüm suçlu Oliver oluyor sonunda.. Recm ediliyor koca tarafından..
ailesine her şeyini vermiş bir adam olan Richard burada yüceltiliyor.. aşkın büyüsüne kapılmış ve ''an''a kendilerini bırakmış olan tutkulu çift yeriliyor.. kısacası bu filmde ''KADIN'' harcanıyor..
Öyle ki filmin sonuna ustaca yerleştirilmiş pişmanlık sahnesi; Connie daha ilk tanışmada 'serseri'ye kapılmayıp taksiyle eve döndüğünü hayal ediyor..
peki ne mi oldu? erkek yönetmen ihaneti anlamak, aileyi sorgulamak gibi tehlikeli sulara girmeyip, meseleyi kadının şehvet tutkusuna ingirgedi ve filmi ''nefsinize kapılmayın, sonunuz feci olur..'' uyarısıyla bitirdi.. bense serserinin ardından Ömer Hayyam okudum;
''Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş..
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş,
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın,
Yok say kendini, var olmak ne hoş!''
soruyor yönetmen; ''bir kadın daha ne ister?''
Unfaithful filmi bu soruyu kadınlara soruyor, daha filmin ilk dakikalarında.. cevabı ise son sahnesinde..
hem de öyle bir soruyor ki bu soruyu, seyreden kadınlar başroldeki Connie'nin yerinde olmaya can atsın diye, koca rolünü; ''Richard Gere''e veriyor.. Connie tüm bunları, bu muhteşem hayatı riske atıp o canım adamı aldatıyor.. hem de iflah olmaz bir serseri ile; Olivier Martinez.. (bana sorarsanız aldatmakta haklı! -ooo ayşe, neler diyosun?- ehi..)
Adrian Lyne aslında bunu hep yapıyor.. ihanet edenler ya da aklından geçirenler için çektiği ikinci korku filmi bu aslında.. ilki; ''Öldüren Cazibe''
Öldüren Cazibe'de aldatan erkeğin başına gelebilecekler konusunda gözümüzü bir güzel korkuyor.. Sadakatsiz'de ise sıra kadınlarda..
can alıcı sahne;
Rüzgarlı bir gün.. sokakta iflah olmaz hayta yakışıklı ile tesadüfi tanışma.. daha doğrusu çarpışma.. dizlerinin yaralanması.. tedavi için eve davet (oliver da az çakal diil ha!) mantoyu çıkartırkenki ilk sıcak temasın baş döndürücü etkisi..
evde ütü bulaşık, çocuğun ödevleri.. burada fransız aşık..
peki ya paradoks nerede; Connie kalsa eşine ihanet edecektir, giderse kendine..
kalır..
Ömer hayyam gelir bu noktada akıllara; ''bu senin hayatın''.. Connie kendi hayatını seçer, bi anlık da olsa..
''hata yaptım'' diye düşünür.. şeytan'ın cevabı hazırdır; ''hata diye bir şey yoktur, yaptığın ya da yapmadığın şeyler vardır..''
Dönüş treninde gözleri çok şey anlatır Connie'nin.. hem şehvet vardır gözlerinde hem de suçluluk..
Sadakatsiz, cazibesine kapıldığımız ''o an''ın, cehennemin (ki tartışılır bu) giriş kapısı olduğunu anlatıyor bize..
Richard Gere burada rahip rolünde bana göre, karısının içine girmiş şeytanı çıkartmakla görevli rahip..
Tüm suçlu Oliver oluyor sonunda.. Recm ediliyor koca tarafından..
ailesine her şeyini vermiş bir adam olan Richard burada yüceltiliyor.. aşkın büyüsüne kapılmış ve ''an''a kendilerini bırakmış olan tutkulu çift yeriliyor.. kısacası bu filmde ''KADIN'' harcanıyor..
Öyle ki filmin sonuna ustaca yerleştirilmiş pişmanlık sahnesi; Connie daha ilk tanışmada 'serseri'ye kapılmayıp taksiyle eve döndüğünü hayal ediyor..
peki ne mi oldu? erkek yönetmen ihaneti anlamak, aileyi sorgulamak gibi tehlikeli sulara girmeyip, meseleyi kadının şehvet tutkusuna ingirgedi ve filmi ''nefsinize kapılmayın, sonunuz feci olur..'' uyarısıyla bitirdi.. bense serserinin ardından Ömer Hayyam okudum;
''Hayyam, şarap iç, sarhoş olmak ne hoş..
Sevgilin de varsa, sarılmak ne hoş,
Er geç sonu yokluk madem bu dünyanın,
Yok say kendini, var olmak ne hoş!''
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





