Başaramadık...
Olmadı, değiştiremedik dünyayı...
son derece seksi ve alımlı gezegenimiz intiharı seçti... bitti mi her şey? bilmem, belki!.. ''yanlış yaşam doğru yaşanmaz'' demiş ya üstad onun gibi işte...
''dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştir'' diyorlardı hani bir ara, ilk kısmı umursamayanlar için kolay bu;
Saçını boyatırsın, başka şehre taşınırsın, yeni bir aşka bulanırsın, atlatırsın.
Ama ilkinin acısı ruhunda sızlıyorsa, ödevini yapmamış öğrenci hüznünde tüm gece uyuyamıyorsan, yerküreyi değiştirme çabası kendini dönüştürmenin bir parçasıysa, ''dünyanı değiştirme''nin bir tek yolu kalır:
Arabana biner, gaza basarsın bir uçurum kenarında... Kurt Cobain gibi, Jim Morrison gibi... Dünyanı değiştirmiş olursun...
Peki ya intiharla değiştiremiyorsan dünyanı? Ya saplanmışsan çamura ve gidemiyorsan hiçbir yere? meçhul bir istikbal uğruna bugününden vazgeçmek korkutuyorsa seni? ''bakın ben de varım ama korkuyorum'' diyorsa iç sesin susmak bilmeden!.. hayalkırıklıklarını göze alamıyorsan.. deliler ve cahillere bırakmışsan meydanı.. umutların için emniyetini feda edemiyorsan! kalıyorsan, susuyorsan, kaçamıyorsan, kaybediyorsan, vazgeçiyorsan... yani yaşamıyorsan... etrafına örülmüş esaret denen kozayı yırtma gücün yoksa...
Köprüleri yıkamıyorsan ama sen kararsızken de köprünün karşısından ışıl ışıl bir hayat umudu inatla gülümsüyorsa sana, bir elle bugünün yerleşikliğine tutunurken, öbürüyle yarının macerasına uzanmaya çalışıyorsan arada çırpınır durursun!...
hayal kurma... isteme hal böyleyken sende... bilme...
Çünkü orayı bilmemek, bilmekten iyidir,
Bilip de gidememek en beteridir...
6 Ocak 2012 Cuma
zindan
Her şeye yeniden başlayabilmek ne güzel olurdu kim bilir?
öyle geçen yıldan, geçen yüzyıldan, bir başka tarih kesitinden değil ama... en baştan... yaradılıştan...
''Dünya ateşten bir toptu'' diye başlayan senaryoyu ilk satırından itibaren yeniden yazmak ve yazarkende ''kesin'' bellenmiş ne varsa hepsini yeniden aklın, mantığın, yüreğin tezgahından geçirmek; kainatın tüm sırlarını düğüm düğüm çözerek, sil baştan keşfe koyulmak ne büyük bir insanlık serüveni olurdu düşünsene?..
Her bir saniyesi insan aklının o acımasız sorgusunda düzeltile düzeltile baştan kalıbı dökülmüş koca bir tarihi, muhteşem bir halı dokur gibi ilmek ilmek yeniden örüp bir fizik kitabı netliğinde en baştan kaleme almak ve ömrümüzün geri kalanını o kitaptan alınan derslerle yaşamak nasıl güzel bir uygarlık yaratırdı?..
Oysa tarih, söylentiler, efsaneler ve boş inançlar üzerine kurulmuş sır dolu yaşlı bir tapınak gibi yorgun bugün... Tarih bugün can çekişiyor... inandığımız ne varsa hepsi son nefesinde bana göre, yıkılmaz dediğimiz kaleler en ufak bir rüzgarı bekliyor teslim olmak için...
Şimdi yaradılıştan başlasak yeniden, yarattığımız tüm bedenlere ilk olarak vicdan yüklesek, fazlasıyla hem de... ''sizin en güçlü tanığınız, en yumuşak yastığınız bu'dur'' desek vicdanlarını göstererek... cellatlarını tam kalplerinin orta yerine yerleştirsek... yeryüzünde geçerli olması gereken tek din de ''vicdan''dır desek...
Özgürleşsek, beynimizdeki devasa parangalarla yaşadığımız hayattan, örgütsüz, savruk ve yalnız yakalandığımız yaman bir tufanda, tek tek hapsedildiğimiz ve gönüllü bir esaretle mahkum edildiğimiz hücrelerimizden kurtulsak... merkezi bir kuleye bağlı düşünce polislerinin soluğunu her an üzerimizde hissetmekten, fikir gardiyanlarının üç kuruşluk tehditleriyle cebelleşmekten, ahlak zabıtalarının işgüzar tuzaklarını kollamaktan nasıl yorgun düştüğümüzün farkındayız hepimiz.... ama ihbarcılığı meslek edinmişlerin kurduğu sinsi bir pusuda kalleş bir iftirayla kim vurduya gitmemek için susuyoruz... beynimizi ve kalbimizi kör bir kuyuya hapsetmişiz düşünmüyor, görmüyor bana değmeyen yılan bin yaşasın diyoruz...
Ama bir çözebilsek zihnimizin zincirlerini, merkezi kuleyi zaptetmemiz hiç zaman almayacak. bir aşabilsek beynimizi, kalbimize koyduğumuz yasakları, bir daha hiç yasak olmayacak, özgürleşeceğiz...
İçinde korkak silüetler halinde gezinip durduğumuz bu koca zindanı beynimizden def edip, tutkunun ateşten yelelerine sımsıkı yapışarak dört nala koşsak... bir kurtulabilsek kendimizden...
öyle geçen yıldan, geçen yüzyıldan, bir başka tarih kesitinden değil ama... en baştan... yaradılıştan...
''Dünya ateşten bir toptu'' diye başlayan senaryoyu ilk satırından itibaren yeniden yazmak ve yazarkende ''kesin'' bellenmiş ne varsa hepsini yeniden aklın, mantığın, yüreğin tezgahından geçirmek; kainatın tüm sırlarını düğüm düğüm çözerek, sil baştan keşfe koyulmak ne büyük bir insanlık serüveni olurdu düşünsene?..
Her bir saniyesi insan aklının o acımasız sorgusunda düzeltile düzeltile baştan kalıbı dökülmüş koca bir tarihi, muhteşem bir halı dokur gibi ilmek ilmek yeniden örüp bir fizik kitabı netliğinde en baştan kaleme almak ve ömrümüzün geri kalanını o kitaptan alınan derslerle yaşamak nasıl güzel bir uygarlık yaratırdı?..
Oysa tarih, söylentiler, efsaneler ve boş inançlar üzerine kurulmuş sır dolu yaşlı bir tapınak gibi yorgun bugün... Tarih bugün can çekişiyor... inandığımız ne varsa hepsi son nefesinde bana göre, yıkılmaz dediğimiz kaleler en ufak bir rüzgarı bekliyor teslim olmak için...
Şimdi yaradılıştan başlasak yeniden, yarattığımız tüm bedenlere ilk olarak vicdan yüklesek, fazlasıyla hem de... ''sizin en güçlü tanığınız, en yumuşak yastığınız bu'dur'' desek vicdanlarını göstererek... cellatlarını tam kalplerinin orta yerine yerleştirsek... yeryüzünde geçerli olması gereken tek din de ''vicdan''dır desek...
Özgürleşsek, beynimizdeki devasa parangalarla yaşadığımız hayattan, örgütsüz, savruk ve yalnız yakalandığımız yaman bir tufanda, tek tek hapsedildiğimiz ve gönüllü bir esaretle mahkum edildiğimiz hücrelerimizden kurtulsak... merkezi bir kuleye bağlı düşünce polislerinin soluğunu her an üzerimizde hissetmekten, fikir gardiyanlarının üç kuruşluk tehditleriyle cebelleşmekten, ahlak zabıtalarının işgüzar tuzaklarını kollamaktan nasıl yorgun düştüğümüzün farkındayız hepimiz.... ama ihbarcılığı meslek edinmişlerin kurduğu sinsi bir pusuda kalleş bir iftirayla kim vurduya gitmemek için susuyoruz... beynimizi ve kalbimizi kör bir kuyuya hapsetmişiz düşünmüyor, görmüyor bana değmeyen yılan bin yaşasın diyoruz...
Ama bir çözebilsek zihnimizin zincirlerini, merkezi kuleyi zaptetmemiz hiç zaman almayacak. bir aşabilsek beynimizi, kalbimize koyduğumuz yasakları, bir daha hiç yasak olmayacak, özgürleşeceğiz...
İçinde korkak silüetler halinde gezinip durduğumuz bu koca zindanı beynimizden def edip, tutkunun ateşten yelelerine sımsıkı yapışarak dört nala koşsak... bir kurtulabilsek kendimizden...
4 Ocak 2012 Çarşamba
yüreğim ağzımda
bazı anlar var, dalga gibi... zamanın sakin ve telaşsız aktığı bu dalga boyunca saat sorulursa bozulurum mesela... çünkü metropol telaşlarından hayli uzakta bir başka hayat, midye kabuğunun arasından ışıldayan bir inci tanesi gibi gülümser bu dalga boyunda bana... bozulsun istemem..
yüzyıllık bir savaşın sadece çok ağır hava şartlarında mola veren yorgun askerlerinden biri gibi, akrep ve yelkovanın durduğu bu su başında bilançoya otururum...
acaba ne kadar yara aldım savaşta? ne kadarını gösteriyor? ne kadarını gizliyorum?
ne kadarı açık yaralarımın? ne kadarı iç kanamalarım?
peki ya zaferler çıkarabildim mi mağlubiyetlerimden?...
süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığım bu yolculuğun neresindeyim acaba?
hep bir telaş içimde hissetiğim en yoğun duygu, geç kalınmışlık hissi çoğu şeye, henüz 26'ya yeni girmişken bile...
sanki, ben nerede değilsem gerçekleşen en güzel şeyler o olmadığım yerlerde gerçekleşiyormuş gibi...
peki ne kaldı geriye bunca telaştan?..
tüketmek için bunca acele ettiğim takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğim akreplere, yelkovanlara, içine gönüllü daldığım o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığımda ne hissediyorum?
ne kadarı benim hayatım? ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime? ya da ben başkalarının?
peki ya ''keşke yeniden yaşanabilse'' diye anımsadıklarım?
nedir bu zamansızlık?
doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğumda, söyleşecek, sevişecek kimse kalmazsa yanımda? özenle yarına sakladığım liralar ya vakti geldiği anda tedavülden kalkarsa?
bütün bunları düşünürken ''an'' bitiyor, saati soruyor yine biri...bazen uluorta bazen yapayalnız uçsuz bucaksız bir boşluğa akıyorum...
tarihte benzeri görülmemiş bir 'iç' isyanla zihnimin kilitleri çözülsün, beynimdeki kağıttan kuleler yıkılsın istiyorum... yıkılsın ki hayat ertelenmesin...
yüzyıllık bir savaşın sadece çok ağır hava şartlarında mola veren yorgun askerlerinden biri gibi, akrep ve yelkovanın durduğu bu su başında bilançoya otururum...
acaba ne kadar yara aldım savaşta? ne kadarını gösteriyor? ne kadarını gizliyorum?
ne kadarı açık yaralarımın? ne kadarı iç kanamalarım?
peki ya zaferler çıkarabildim mi mağlubiyetlerimden?...
süresini ve yörüngesini bilmeden çıktığım bu yolculuğun neresindeyim acaba?
hep bir telaş içimde hissetiğim en yoğun duygu, geç kalınmışlık hissi çoğu şeye, henüz 26'ya yeni girmişken bile...
sanki, ben nerede değilsem gerçekleşen en güzel şeyler o olmadığım yerlerde gerçekleşiyormuş gibi...
peki ne kaldı geriye bunca telaştan?..
tüketmek için bunca acele ettiğim takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğim akreplere, yelkovanlara, içine gönüllü daldığım o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığımda ne hissediyorum?
ne kadarı benim hayatım? ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime? ya da ben başkalarının?
peki ya ''keşke yeniden yaşanabilse'' diye anımsadıklarım?
nedir bu zamansızlık?
doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğumda, söyleşecek, sevişecek kimse kalmazsa yanımda? özenle yarına sakladığım liralar ya vakti geldiği anda tedavülden kalkarsa?
bütün bunları düşünürken ''an'' bitiyor, saati soruyor yine biri...bazen uluorta bazen yapayalnız uçsuz bucaksız bir boşluğa akıyorum...
tarihte benzeri görülmemiş bir 'iç' isyanla zihnimin kilitleri çözülsün, beynimdeki kağıttan kuleler yıkılsın istiyorum... yıkılsın ki hayat ertelenmesin...
17 Aralık 2011 Cumartesi
haftasonu tribi
haftasonu oturup film izlemek bence şahane olur bu soğukta.. son zamanların en iyileri şunlar bence;
The Help
2011 in en iyi filmlerinden biri. insanin ruhuna dokunan bir hikayesi ve
samimiyeti var. oyunculuklar muhtesem. kadin oyunculari ile öne çıkıyor.Ayrıca olayı sulandırmadan vereceği mesajı yerine ulaştırıyor.. Vioal Davis oscar almasın da kim alsın... şahane..
The Guard
polisiye komedi cinsi, 2011 irlanda yapimi matrak, izlenesi bir film.. hatta mutlaka izlenmesi gereken bir film bence.. içindeki ırkçı ince espriler çok zekice, çok komik.. Brendan Gleeson döktürüyor.. (Brendan Gleeson demişken ''in brugges'' izleyin lütfen, bak lütfen diyorum!..
The Debt
2010 yapımı hollywood versiyonu, kusurları olsa da güzel yazılmış ve oynanmış iyi bir seyirlik.. Film tecrubeli 3 ajanın 30 yıl sonra Suçlu bir Nazi’yi yakalamak için yapmış oldukları zorlu mucadeleyi anlatıyor..
Warrior
tom hardy ve joel edgerton'ın başrollerinde yer aldığı kafes dövüşü olarak başlayıp müthiş bir takipçi kitlesi yakalayan mma üzerine ilk gişe filmi.. sıradan bir dövüş filmi daha herhalde diye düşünürken fazlasını buluyorsunuz..
La piel que habito (the skin i lived in)
almodovar'ın sinema kariyeri içindeki devamlılığa örnek bir film daha.. ağzınız açık izleyeceksiniz.. antonio banderas & almodovar işbirliği şahane.. spoiler'a takılmadan izleyin...
The Help
The Guard
polisiye komedi cinsi, 2011 irlanda yapimi matrak, izlenesi bir film.. hatta mutlaka izlenmesi gereken bir film bence.. içindeki ırkçı ince espriler çok zekice, çok komik.. Brendan Gleeson döktürüyor.. (Brendan Gleeson demişken ''in brugges'' izleyin lütfen, bak lütfen diyorum!..
The Debt
2010 yapımı hollywood versiyonu, kusurları olsa da güzel yazılmış ve oynanmış iyi bir seyirlik.. Film tecrubeli 3 ajanın 30 yıl sonra Suçlu bir Nazi’yi yakalamak için yapmış oldukları zorlu mucadeleyi anlatıyor..
Warrior
tom hardy ve joel edgerton'ın başrollerinde yer aldığı kafes dövüşü olarak başlayıp müthiş bir takipçi kitlesi yakalayan mma üzerine ilk gişe filmi.. sıradan bir dövüş filmi daha herhalde diye düşünürken fazlasını buluyorsunuz..
La piel que habito (the skin i lived in)
almodovar'ın sinema kariyeri içindeki devamlılığa örnek bir film daha.. ağzınız açık izleyeceksiniz.. antonio banderas & almodovar işbirliği şahane.. spoiler'a takılmadan izleyin...
13 Aralık 2011 Salı
şimdi uzaklardayım
benim hayalim bu..
daha hiç aşık olmamışken bile hayalimdi bu.. dünyayı gezme hayali.. içimde bir virüs gibi.. benim virüsüm de bu.. hani kiminin en büyük hayali devasa bir villa almaktır, diğerinin ki ferrari efendime söyliyim birkaç milyar dolar falan.. (olsa fena olmaz aslında bu evet) bense kafamda sürekli bir dünya haritasıyla dolaşıyorum.. ama gel gör ki 'hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir' klişesinin tam ortasında kalmış biriyim şu ara.. iş güç vs. derken dünya turu için gerekli parayı kazanmaya başlamamla gerekli zamanı kaybetmem terazinin iki ayrı kefesi olma özelliğini enfes şekilde yerine getiriyorlar.. dünya turu için emekliliği beklemek yerine dünya turunu birkaç parçaya (tamam 20 parçaya falan) bölmeye karar verdim.. kendime şahane bir rota belirleyip bu yaz ilk parçayı gerçekleştirmeye de and içtim.. belirlediğim ülkelere bağımsız bir turist gibi gidecek, her birinin muhtelif şehirlerinde canım sıkılana kadar takılacağım.. düşüncesi bile bugünlerde uykumu kaçırmaya yetiyor.. bağımsız ve özgür olabilmemin tek yolu bu gibi geliyor bana.. 2012 yazımı batı avrupa turuyla taçlandıracağım.. Rotamı; Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika diye düşünüyorum.. arada fireler olur muhakkak.. ama bir buçuk aylık bir zaman dilimim var... hayatımın tatiline hazırım..
daha hiç aşık olmamışken bile hayalimdi bu.. dünyayı gezme hayali.. içimde bir virüs gibi.. benim virüsüm de bu.. hani kiminin en büyük hayali devasa bir villa almaktır, diğerinin ki ferrari efendime söyliyim birkaç milyar dolar falan.. (olsa fena olmaz aslında bu evet) bense kafamda sürekli bir dünya haritasıyla dolaşıyorum.. ama gel gör ki 'hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir' klişesinin tam ortasında kalmış biriyim şu ara.. iş güç vs. derken dünya turu için gerekli parayı kazanmaya başlamamla gerekli zamanı kaybetmem terazinin iki ayrı kefesi olma özelliğini enfes şekilde yerine getiriyorlar.. dünya turu için emekliliği beklemek yerine dünya turunu birkaç parçaya (tamam 20 parçaya falan) bölmeye karar verdim.. kendime şahane bir rota belirleyip bu yaz ilk parçayı gerçekleştirmeye de and içtim.. belirlediğim ülkelere bağımsız bir turist gibi gidecek, her birinin muhtelif şehirlerinde canım sıkılana kadar takılacağım.. düşüncesi bile bugünlerde uykumu kaçırmaya yetiyor.. bağımsız ve özgür olabilmemin tek yolu bu gibi geliyor bana.. 2012 yazımı batı avrupa turuyla taçlandıracağım.. Rotamı; Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika diye düşünüyorum.. arada fireler olur muhakkak.. ama bir buçuk aylık bir zaman dilimim var... hayatımın tatiline hazırım..
17 Kasım 2011 Perşembe
all i want
''olmayı istemek'' ve ''-ile olmayı istemek'' arasında ne kadar oyunlu bir ayrım mevcuttur öyle!.. yüzlerce şeyi olmak istedim aklım erdiğinden beri, en tatlısı dansçı olmayı istememdi ortaokuldayken, kırık bir bacak sonrası yarım kalan macera olarak hala içimde bir sızıdır, üstelik hiçbir şey başaramamışken dans adına hem de, bir duvarının tamamı ayna ile kaplı odaya son bakışım hala içimi burkar.. neyse dedim ya olmayı istediğim yüzlerce şey vardı; azını oldum, çoğunluğu ise hala hayal olarak sallanmakta içimde bir yerlerde ama ''-ile olmayı istemek'' kavramı sanırım tek bir şeyi (kişiyi ya da bilemiyorum, şimdilerde kişilerin yerini şeyler aldı bende, insandan itinayla kaçtığım bir dönemdeyim, huzuru eşyada bulmaktan da imtina ile kaçıyorum, araftayım...) tanımlıyor.. neyi olduğunu bilsem, nerede olduğunu sezsem dakika durmam yerimde arar bulurum.. biliyorum eksik parçam bu benim, ama hala kendisine dair tek bir iz bile yok... yoktu!.. istemeyi bilmediğimi farkettim.. bilmiyoruz istemeyi, hiçbirimiz.. çünkü gereksiz mütevazilikten dolayı istemeye korkuyor, haketmediğimizi düşünüyoruz çoğu kez.. hayattan istemezseniz, size hiçbir şey vermeyeceğini bu ibnenin yakın bir zamanda öğrendim ben...
her şeyin O'na benzediği, ama hiçbir şeyin O olmadığı bir eksiklik... üçüncü tekillikten çıkıp gelsin cümlelerime özne olsun... all i want is that..
(Sarah Blasko'nun bu şarkısına ve klibine de hastayım ayrıca, ceketi şahane değil mi? eheh kadınsal bir dürtüyle bitirmek postu...)
her şeyin O'na benzediği, ama hiçbir şeyin O olmadığı bir eksiklik... üçüncü tekillikten çıkıp gelsin cümlelerime özne olsun... all i want is that..
(Sarah Blasko'nun bu şarkısına ve klibine de hastayım ayrıca, ceketi şahane değil mi? eheh kadınsal bir dürtüyle bitirmek postu...)
5 Kasım 2011 Cumartesi
şizofrenik tandans
paralel evrende neler olmaktadır acaba bu vakitlerde?
gittim gördüm, barselona'da bir yer, tam adını bilemiyordum ama gerizekalı ben orada da foursquare'dan check-in yaptığı için kolaylıkla buldum..
la rambla'da oturuyor bir cafe'de, kulağında ipod; robert johnson - traveling riverside blues çalıyor.. ilk bakışta dünyanın en mutlu insanı olduğuna yemin bile edebilirdim bu kadının.. gözleri kapalı, sol dirseğini masaya yaslamış, kırmızı ojeli tırnakları dudaklarında, çenesi avcunda, ritmik hareketlerle başını sallıyor... elindeki kitabın ilk cümlesine kitlenmiş kalmış, bir kelime öteye gidemiyordu.. ''aşk tamamlanmamış bir devrimdir.'' hayatı boyunca inandığı iki kavram vardı zaten; evrim ve devrim... evrilmiş aşklardan yorulmuş, sonuncusunda artık devrimin vakti geldiğine iyiden iyiye inanır olmuştu..
"...ama kimsenin senden önce devrim yapmadığını öğrenmeye başla hemen;
yaşlı ya da ölü şairler ve ressamlar,
yiğitçe saygın kılsan da onları,
işine yaramazlar senin, bir şey öğretmezler sana.
yalın, inatçı, ilk deneyimlerinin keyfini çıkart,
çekingen, kundakçı, sınır tanımaz gecelerin sahibi,
unutma sakın,
yalnızca diş bilemek, altüst etmek
ve öldürmek için buradasın..."
der bir şiirinde pier paolo pasolini.. bu dizeleri hatırlar hatırlamaz kitabını kapattı, henüz bir yudum aldığı şarabını tek nefeste bitirdi ve koşar adımlarla uzaklaştı oradan.. yedi katlı apartmanın çatı katına çıktığında nefes nefeseydi, kan kokusu her yanı sarmıştı, izler yatak odasında bitiyor, izlerin bittiği yerde boylu boyunca devrim yatıyordu.. demek henüz birkaç saat önce gerçekleştirmişti devrimini kadın.. iki dudak arasından çıkanlar bitmişti şimdi yalnızca yapabileceği şey iki dudak arasına bir sigara kondurmaktı.. sonra özenle çıkardığı kalbi pişirip yedi... devrimin tadı enfesti..
gittim gördüm, barselona'da bir yer, tam adını bilemiyordum ama gerizekalı ben orada da foursquare'dan check-in yaptığı için kolaylıkla buldum..
la rambla'da oturuyor bir cafe'de, kulağında ipod; robert johnson - traveling riverside blues çalıyor.. ilk bakışta dünyanın en mutlu insanı olduğuna yemin bile edebilirdim bu kadının.. gözleri kapalı, sol dirseğini masaya yaslamış, kırmızı ojeli tırnakları dudaklarında, çenesi avcunda, ritmik hareketlerle başını sallıyor... elindeki kitabın ilk cümlesine kitlenmiş kalmış, bir kelime öteye gidemiyordu.. ''aşk tamamlanmamış bir devrimdir.'' hayatı boyunca inandığı iki kavram vardı zaten; evrim ve devrim... evrilmiş aşklardan yorulmuş, sonuncusunda artık devrimin vakti geldiğine iyiden iyiye inanır olmuştu..
"...ama kimsenin senden önce devrim yapmadığını öğrenmeye başla hemen;
yaşlı ya da ölü şairler ve ressamlar,
yiğitçe saygın kılsan da onları,
işine yaramazlar senin, bir şey öğretmezler sana.
yalın, inatçı, ilk deneyimlerinin keyfini çıkart,
çekingen, kundakçı, sınır tanımaz gecelerin sahibi,
unutma sakın,
yalnızca diş bilemek, altüst etmek
ve öldürmek için buradasın..."
der bir şiirinde pier paolo pasolini.. bu dizeleri hatırlar hatırlamaz kitabını kapattı, henüz bir yudum aldığı şarabını tek nefeste bitirdi ve koşar adımlarla uzaklaştı oradan.. yedi katlı apartmanın çatı katına çıktığında nefes nefeseydi, kan kokusu her yanı sarmıştı, izler yatak odasında bitiyor, izlerin bittiği yerde boylu boyunca devrim yatıyordu.. demek henüz birkaç saat önce gerçekleştirmişti devrimini kadın.. iki dudak arasından çıkanlar bitmişti şimdi yalnızca yapabileceği şey iki dudak arasına bir sigara kondurmaktı.. sonra özenle çıkardığı kalbi pişirip yedi... devrimin tadı enfesti..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)