17 Aralık 2011 Cumartesi

haftasonu tribi

haftasonu oturup film izlemek bence şahane olur bu soğukta.. son zamanların en iyileri şunlar bence;

The Help

2011 in en iyi filmlerinden biri. insanin ruhuna dokunan bir hikayesi ve samimiyeti var. oyunculuklar muhtesem. kadin oyunculari ile öne çıkıyor.Ayrıca olayı sulandırmadan vereceği mesajı yerine ulaştırıyor.. Vioal Davis oscar almasın da kim alsın... şahane..



The Guard

polisiye komedi cinsi, 2011 irlanda yapimi matrak, izlenesi bir film.. hatta mutlaka izlenmesi gereken bir film bence.. içindeki ırkçı ince espriler çok zekice, çok komik.. Brendan Gleeson döktürüyor.. (Brendan Gleeson demişken ''in brugges'' izleyin lütfen, bak lütfen diyorum!..


The Debt

2010 yapımı hollywood versiyonu, kusurları olsa da güzel yazılmış ve oynanmış iyi bir seyirlik.. Film tecrubeli 3 ajanın 30 yıl sonra Suçlu bir Nazi’yi yakalamak için yapmış oldukları zorlu mucadeleyi anlatıyor..


Warrior

tom hardy ve joel edgerton'ın başrollerinde yer aldığı kafes dövüşü olarak başlayıp müthiş bir takipçi kitlesi yakalayan mma üzerine ilk gişe filmi.. sıradan bir dövüş filmi daha herhalde diye düşünürken fazlasını buluyorsunuz..


La piel que habito (the skin i lived in)


almodovar'ın sinema kariyeri içindeki devamlılığa örnek bir film daha.. ağzınız açık izleyeceksiniz.. antonio banderas & almodovar işbirliği şahane.. spoiler'a takılmadan izleyin...






13 Aralık 2011 Salı

şimdi uzaklardayım

benim hayalim bu..
daha hiç aşık olmamışken bile hayalimdi bu.. dünyayı gezme hayali.. içimde bir virüs gibi.. benim virüsüm de bu.. hani kiminin en büyük hayali devasa bir villa almaktır, diğerinin ki ferrari efendime söyliyim birkaç milyar dolar falan.. (olsa fena olmaz aslında bu evet) bense kafamda sürekli bir dünya haritasıyla dolaşıyorum.. ama gel gör ki 'hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir' klişesinin tam ortasında kalmış biriyim şu ara.. iş güç vs. derken dünya turu için gerekli parayı kazanmaya başlamamla gerekli zamanı kaybetmem terazinin iki ayrı kefesi olma özelliğini enfes şekilde yerine getiriyorlar.. dünya turu için emekliliği beklemek yerine dünya turunu birkaç parçaya (tamam 20 parçaya falan) bölmeye karar verdim.. kendime şahane bir rota belirleyip bu yaz ilk parçayı gerçekleştirmeye de and içtim.. belirlediğim ülkelere bağımsız bir turist gibi gidecek, her birinin muhtelif şehirlerinde canım sıkılana kadar takılacağım.. düşüncesi bile bugünlerde uykumu kaçırmaya yetiyor.. bağımsız ve özgür olabilmemin tek yolu bu gibi geliyor bana.. 2012 yazımı batı avrupa turuyla taçlandıracağım.. Rotamı; Almanya, İngiltere, Hollanda, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika diye düşünüyorum.. arada fireler olur muhakkak.. ama bir buçuk aylık bir zaman dilimim var... hayatımın tatiline hazırım..





17 Kasım 2011 Perşembe

all i want

''olmayı istemek'' ve ''-ile olmayı istemek'' arasında ne kadar oyunlu bir ayrım mevcuttur öyle!.. yüzlerce şeyi olmak istedim aklım erdiğinden beri, en tatlısı dansçı olmayı istememdi ortaokuldayken, kırık bir bacak sonrası yarım kalan macera olarak hala içimde bir sızıdır, üstelik hiçbir şey başaramamışken dans adına hem de, bir duvarının tamamı ayna ile kaplı odaya son bakışım hala içimi burkar.. neyse dedim ya olmayı istediğim yüzlerce şey vardı; azını oldum, çoğunluğu ise hala hayal olarak sallanmakta içimde bir yerlerde ama ''-ile olmayı istemek'' kavramı sanırım tek bir şeyi (kişiyi ya da bilemiyorum, şimdilerde kişilerin yerini şeyler aldı bende, insandan itinayla kaçtığım bir dönemdeyim, huzuru eşyada bulmaktan da imtina ile kaçıyorum, araftayım...) tanımlıyor.. neyi olduğunu bilsem, nerede olduğunu sezsem dakika durmam yerimde arar bulurum.. biliyorum eksik parçam bu benim, ama hala kendisine dair tek bir iz bile yok... yoktu!.. istemeyi bilmediğimi farkettim.. bilmiyoruz istemeyi, hiçbirimiz.. çünkü gereksiz mütevazilikten dolayı istemeye korkuyor, haketmediğimizi düşünüyoruz çoğu kez.. hayattan istemezseniz, size hiçbir şey vermeyeceğini bu ibnenin yakın bir zamanda öğrendim ben...

her şeyin O'na benzediği, ama hiçbir şeyin O olmadığı bir eksiklik... üçüncü tekillikten çıkıp gelsin cümlelerime özne olsun... all i want is that..


(Sarah Blasko'nun bu şarkısına ve klibine de hastayım ayrıca, ceketi şahane değil mi? eheh kadınsal bir dürtüyle bitirmek postu...)

5 Kasım 2011 Cumartesi

şizofrenik tandans

paralel evrende neler olmaktadır acaba bu vakitlerde?

gittim gördüm, barselona'da bir yer, tam adını bilemiyordum ama gerizekalı ben orada da foursquare'dan check-in yaptığı için kolaylıkla buldum..
la rambla'da oturuyor bir cafe'de, kulağında ipod; robert johnson - traveling riverside blues çalıyor.. ilk bakışta dünyanın en mutlu insanı olduğuna yemin bile edebilirdim bu kadının.. gözleri kapalı, sol dirseğini masaya yaslamış, kırmızı ojeli tırnakları dudaklarında, çenesi avcunda, ritmik hareketlerle başını sallıyor... elindeki kitabın ilk cümlesine kitlenmiş kalmış, bir kelime öteye gidemiyordu.. ''aşk tamamlanmamış bir devrimdir.'' hayatı boyunca inandığı iki kavram vardı zaten; evrim ve devrim... evrilmiş aşklardan yorulmuş, sonuncusunda artık devrimin vakti geldiğine iyiden iyiye inanır olmuştu..


"...ama kimsenin senden önce devrim yapmadığını öğrenmeye başla hemen;
yaşlı ya da ölü şairler ve ressamlar,
yiğitçe saygın kılsan da onları,
işine yaramazlar senin, bir şey öğretmezler sana.
yalın, inatçı, ilk deneyimlerinin keyfini çıkart,
çekingen, kundakçı, sınır tanımaz gecelerin sahibi,
unutma sakın,
yalnızca diş bilemek, altüst etmek
ve öldürmek için buradasın..."

der bir şiirinde pier paolo pasolini.. bu dizeleri hatırlar hatırlamaz kitabını kapattı, henüz bir yudum aldığı şarabını tek nefeste bitirdi ve koşar adımlarla uzaklaştı oradan.. yedi katlı apartmanın çatı katına çıktığında nefes nefeseydi, kan kokusu her yanı sarmıştı, izler yatak odasında bitiyor, izlerin bittiği yerde boylu boyunca devrim yatıyordu.. demek henüz birkaç saat önce gerçekleştirmişti devrimini kadın.. iki dudak arasından çıkanlar bitmişti şimdi yalnızca yapabileceği şey iki dudak arasına bir sigara kondurmaktı.. sonra özenle çıkardığı kalbi pişirip yedi... devrimin tadı enfesti..

27 Ekim 2011 Perşembe

bu kadar

gitmek,
her zaman hüzün verir.. bıraktığım yerde elbet var bırakmak istemediklerim..
ya off çok salak saçma duygusal bir yazı olacak bu belli, neyse değiştiriyorum akışı..

gidiyorum.. ankara'dan.. istanbul'a.. ama öncesinde bir amerika mevzusu var... o zaman önce gidip sonra dönüyorum ben.. ama döndüğüm yer artık bambaşka bir yer; istanbul..

olur da blog'u takip eden vardır diye yazıyorum bunu da.. bambaşka bir sabaha uyanmak üzere..

                                                                                                                                     adios..

21 Ekim 2011 Cuma

saatiniz..

bir bakıyorsunuz üç,
bir bakacaksınız hiç..

gitmek.. herseyi ardinda dusunmeden birakip gitmek.. giderken iligini emmek yanindakinin.. uyusturmak tüm vucudunu onu yolculayanın.. olum.. kendin icin, devam etmek, kalanlar için, tükenmek demek.. nefes alıp almadıgının fark edilmedigi, zaten pek umurda da olmadıgı, ruhun kurtlanıp, icten ice insanı yedigi bir ruh hali.. "farkında"sızlık, sıkılmıslık, bilinc yitimi..

tercihli değilse gidiş, daha bir dertleniş ardından.. mesela;
''ben gitmiyorum ölüm geliyor,
ruhum gergin bir kağıt; ölüm deliyor..'' diyor.. giden..

yok, bundan daha ötesi yok. bunun geri dönüşü yok, telafisi yok. uygun zamanı, güzel biçimi yok.

gideni bir daha asla göremeyeceksin, o asla yanında olmayacak bundan sonra. onu en çok özlediğin anlarda, zihnindeki silüetini gözünün önüne getirebilmek için her şeyi deneyeceksin. kıyafetlerinde, en sevdiği şarkıda, fotoğraflarında, odasında, tanıdıkların gözlerinde, ve en önemlisi kendinde onu arayacaksın. ona en son ne dediğini hatırlayacak, şimdi yaşasaydı neler söyleyeceğini düşüneceksin. rüyanda gördüğün zamanlarda yanında olmasını yadırgamayacaksın, çünkü bilinçaltın bunu asla tam kabullenmeyecek.

geride kalanlardan sevgi sözcüklerini eksik etmeyeceksin bir süreliğine. hayatı çok anlamsız göreceksin, "her şey boş aslında" diyip ufak sorunları çöpe atacaksın. aradan zaman geçtikçe eski günlerine döneceksin.

ve en önemlisi, bu ölüm gelecek seni de bulacak.
bu kez aynı prosedürü seni tanıyan herkes yaşayacak...



''alıştığımız bir şeydi yaşamak,

öldük, ölümden bir şeyler umarak''



























19 Ekim 2011 Çarşamba

yalanmış

doğruları söylediğim takdirde yanıbaşımdaki adama saf acıdan başka bir şey göndermeyeceğimden yalan söylemeyi tercih ediyorum ben çoğu kez bu adama..

alternatif bir ben yaratıp oturtuyorum adamın karşısına, ben değil o anlatıyor hayata dair tüm planlarını babama.. geleceğe dair planları ve umutları olan, kafası çalışan, büyüklerine saygılı, akrabalarına karşı vefakar, her şeyi bir strateji çerçevesinde başarıyla devam ettiren, muhtemelen gülümsediği zaman dünyanın en tatlı insanına dönüşen bir insan..

ben anlatırsam dayanamam biliyorum, o güzel anlatıyor, sinir bozucu şekilde rasyonel hem de..

bütün bu kafamdakileri, hayata karşı duyduğum anlamsızlığı, çaba göstermenin beyhudeliğini, çocukluğumdan beri değişmez bir nefret duyduğum pazar akşamlarını, yarın işe gitmek yerine akşama kadar arkeoloji müzesinin bahçesinde oturup kitap okumak isteğimi, boynumda fotoğraf makinesi hiç bilmediğim bir şehirde akşama kadar fotoğraf çekmeyi istediğimi, hayata dair tek bir planımın bile olmadığını... anlatsam ben bu adama muhtemelen şoklardan şok beğenir.. ama alternatif ben öyle güzel yapıyor ki rolünü ben uzaktan izlerken babamı ve kızını içim gidiyor.. ibneye bak nasıl da takdirini kazanıyor babamın..


ceset torbalarına doldurduğum bira şişelerinin cansız bedenlerini gömüyorum geceleri bu adam uyurken.. sigarayı bıraktım dedim.. ''ne zaman başlamıştın ki hiç farketmedim'' dedi.. kızmıyor, kızamıyorum.. akşama yeni ve canlı biralarımla eve dönmeyi planlıyorum.. nasıl yağılacağını unutmuş kararsız bir yağmur dışarıda beni bekliyor..