''olmayı istemek'' ve ''-ile olmayı istemek'' arasında ne kadar oyunlu bir ayrım mevcuttur öyle!.. yüzlerce şeyi olmak istedim aklım erdiğinden beri, en tatlısı dansçı olmayı istememdi ortaokuldayken, kırık bir bacak sonrası yarım kalan macera olarak hala içimde bir sızıdır, üstelik hiçbir şey başaramamışken dans adına hem de, bir duvarının tamamı ayna ile kaplı odaya son bakışım hala içimi burkar.. neyse dedim ya olmayı istediğim yüzlerce şey vardı; azını oldum, çoğunluğu ise hala hayal olarak sallanmakta içimde bir yerlerde ama ''-ile olmayı istemek'' kavramı sanırım tek bir şeyi (kişiyi ya da bilemiyorum, şimdilerde kişilerin yerini şeyler aldı bende, insandan itinayla kaçtığım bir dönemdeyim, huzuru eşyada bulmaktan da imtina ile kaçıyorum, araftayım...) tanımlıyor.. neyi olduğunu bilsem, nerede olduğunu sezsem dakika durmam yerimde arar bulurum.. biliyorum eksik parçam bu benim, ama hala kendisine dair tek bir iz bile yok... yoktu!.. istemeyi bilmediğimi farkettim.. bilmiyoruz istemeyi, hiçbirimiz.. çünkü gereksiz mütevazilikten dolayı istemeye korkuyor, haketmediğimizi düşünüyoruz çoğu kez.. hayattan istemezseniz, size hiçbir şey vermeyeceğini bu ibnenin yakın bir zamanda öğrendim ben...
her şeyin O'na benzediği, ama hiçbir şeyin O olmadığı bir eksiklik... üçüncü tekillikten çıkıp gelsin cümlelerime özne olsun... all i want is that..
(Sarah Blasko'nun bu şarkısına ve klibine de hastayım ayrıca, ceketi şahane değil mi? eheh kadınsal bir dürtüyle bitirmek postu...)
17 Kasım 2011 Perşembe
5 Kasım 2011 Cumartesi
şizofrenik tandans
paralel evrende neler olmaktadır acaba bu vakitlerde?
gittim gördüm, barselona'da bir yer, tam adını bilemiyordum ama gerizekalı ben orada da foursquare'dan check-in yaptığı için kolaylıkla buldum..
la rambla'da oturuyor bir cafe'de, kulağında ipod; robert johnson - traveling riverside blues çalıyor.. ilk bakışta dünyanın en mutlu insanı olduğuna yemin bile edebilirdim bu kadının.. gözleri kapalı, sol dirseğini masaya yaslamış, kırmızı ojeli tırnakları dudaklarında, çenesi avcunda, ritmik hareketlerle başını sallıyor... elindeki kitabın ilk cümlesine kitlenmiş kalmış, bir kelime öteye gidemiyordu.. ''aşk tamamlanmamış bir devrimdir.'' hayatı boyunca inandığı iki kavram vardı zaten; evrim ve devrim... evrilmiş aşklardan yorulmuş, sonuncusunda artık devrimin vakti geldiğine iyiden iyiye inanır olmuştu..
"...ama kimsenin senden önce devrim yapmadığını öğrenmeye başla hemen;
yaşlı ya da ölü şairler ve ressamlar,
yiğitçe saygın kılsan da onları,
işine yaramazlar senin, bir şey öğretmezler sana.
yalın, inatçı, ilk deneyimlerinin keyfini çıkart,
çekingen, kundakçı, sınır tanımaz gecelerin sahibi,
unutma sakın,
yalnızca diş bilemek, altüst etmek
ve öldürmek için buradasın..."
der bir şiirinde pier paolo pasolini.. bu dizeleri hatırlar hatırlamaz kitabını kapattı, henüz bir yudum aldığı şarabını tek nefeste bitirdi ve koşar adımlarla uzaklaştı oradan.. yedi katlı apartmanın çatı katına çıktığında nefes nefeseydi, kan kokusu her yanı sarmıştı, izler yatak odasında bitiyor, izlerin bittiği yerde boylu boyunca devrim yatıyordu.. demek henüz birkaç saat önce gerçekleştirmişti devrimini kadın.. iki dudak arasından çıkanlar bitmişti şimdi yalnızca yapabileceği şey iki dudak arasına bir sigara kondurmaktı.. sonra özenle çıkardığı kalbi pişirip yedi... devrimin tadı enfesti..
gittim gördüm, barselona'da bir yer, tam adını bilemiyordum ama gerizekalı ben orada da foursquare'dan check-in yaptığı için kolaylıkla buldum..
la rambla'da oturuyor bir cafe'de, kulağında ipod; robert johnson - traveling riverside blues çalıyor.. ilk bakışta dünyanın en mutlu insanı olduğuna yemin bile edebilirdim bu kadının.. gözleri kapalı, sol dirseğini masaya yaslamış, kırmızı ojeli tırnakları dudaklarında, çenesi avcunda, ritmik hareketlerle başını sallıyor... elindeki kitabın ilk cümlesine kitlenmiş kalmış, bir kelime öteye gidemiyordu.. ''aşk tamamlanmamış bir devrimdir.'' hayatı boyunca inandığı iki kavram vardı zaten; evrim ve devrim... evrilmiş aşklardan yorulmuş, sonuncusunda artık devrimin vakti geldiğine iyiden iyiye inanır olmuştu..
"...ama kimsenin senden önce devrim yapmadığını öğrenmeye başla hemen;
yaşlı ya da ölü şairler ve ressamlar,
yiğitçe saygın kılsan da onları,
işine yaramazlar senin, bir şey öğretmezler sana.
yalın, inatçı, ilk deneyimlerinin keyfini çıkart,
çekingen, kundakçı, sınır tanımaz gecelerin sahibi,
unutma sakın,
yalnızca diş bilemek, altüst etmek
ve öldürmek için buradasın..."
der bir şiirinde pier paolo pasolini.. bu dizeleri hatırlar hatırlamaz kitabını kapattı, henüz bir yudum aldığı şarabını tek nefeste bitirdi ve koşar adımlarla uzaklaştı oradan.. yedi katlı apartmanın çatı katına çıktığında nefes nefeseydi, kan kokusu her yanı sarmıştı, izler yatak odasında bitiyor, izlerin bittiği yerde boylu boyunca devrim yatıyordu.. demek henüz birkaç saat önce gerçekleştirmişti devrimini kadın.. iki dudak arasından çıkanlar bitmişti şimdi yalnızca yapabileceği şey iki dudak arasına bir sigara kondurmaktı.. sonra özenle çıkardığı kalbi pişirip yedi... devrimin tadı enfesti..
27 Ekim 2011 Perşembe
bu kadar
gitmek,
her zaman hüzün verir.. bıraktığım yerde elbet var bırakmak istemediklerim..
ya off çok salak saçma duygusal bir yazı olacak bu belli, neyse değiştiriyorum akışı..
gidiyorum.. ankara'dan.. istanbul'a.. ama öncesinde bir amerika mevzusu var... o zaman önce gidip sonra dönüyorum ben.. ama döndüğüm yer artık bambaşka bir yer; istanbul..
olur da blog'u takip eden vardır diye yazıyorum bunu da.. bambaşka bir sabaha uyanmak üzere..
adios..
her zaman hüzün verir.. bıraktığım yerde elbet var bırakmak istemediklerim..
ya off çok salak saçma duygusal bir yazı olacak bu belli, neyse değiştiriyorum akışı..
gidiyorum.. ankara'dan.. istanbul'a.. ama öncesinde bir amerika mevzusu var... o zaman önce gidip sonra dönüyorum ben.. ama döndüğüm yer artık bambaşka bir yer; istanbul..
olur da blog'u takip eden vardır diye yazıyorum bunu da.. bambaşka bir sabaha uyanmak üzere..
adios..
21 Ekim 2011 Cuma
saatiniz..
bir bakıyorsunuz üç,
bir bakacaksınız hiç..
gitmek.. herseyi ardinda dusunmeden birakip gitmek.. giderken iligini emmek yanindakinin.. uyusturmak tüm vucudunu onu yolculayanın.. olum.. kendin icin, devam etmek, kalanlar için, tükenmek demek.. nefes alıp almadıgının fark edilmedigi, zaten pek umurda da olmadıgı, ruhun kurtlanıp, icten ice insanı yedigi bir ruh hali.. "farkında"sızlık, sıkılmıslık, bilinc yitimi..
tercihli değilse gidiş, daha bir dertleniş ardından.. mesela;
''ben gitmiyorum ölüm geliyor,
ruhum gergin bir kağıt; ölüm deliyor..'' diyor.. giden..
yok, bundan daha ötesi yok. bunun geri dönüşü yok, telafisi yok. uygun zamanı, güzel biçimi yok.
gideni bir daha asla göremeyeceksin, o asla yanında olmayacak bundan sonra. onu en çok özlediğin anlarda, zihnindeki silüetini gözünün önüne getirebilmek için her şeyi deneyeceksin. kıyafetlerinde, en sevdiği şarkıda, fotoğraflarında, odasında, tanıdıkların gözlerinde, ve en önemlisi kendinde onu arayacaksın. ona en son ne dediğini hatırlayacak, şimdi yaşasaydı neler söyleyeceğini düşüneceksin. rüyanda gördüğün zamanlarda yanında olmasını yadırgamayacaksın, çünkü bilinçaltın bunu asla tam kabullenmeyecek.
geride kalanlardan sevgi sözcüklerini eksik etmeyeceksin bir süreliğine. hayatı çok anlamsız göreceksin, "her şey boş aslında" diyip ufak sorunları çöpe atacaksın. aradan zaman geçtikçe eski günlerine döneceksin.
ve en önemlisi, bu ölüm gelecek seni de bulacak.
bu kez aynı prosedürü seni tanıyan herkes yaşayacak...
''alıştığımız bir şeydi yaşamak,
öldük, ölümden bir şeyler umarak''
bir bakıyorsunuz üç,
bir bakacaksınız hiç..
gitmek.. herseyi ardinda dusunmeden birakip gitmek.. giderken iligini emmek yanindakinin.. uyusturmak tüm vucudunu onu yolculayanın.. olum.. kendin icin, devam etmek, kalanlar için, tükenmek demek.. nefes alıp almadıgının fark edilmedigi, zaten pek umurda da olmadıgı, ruhun kurtlanıp, icten ice insanı yedigi bir ruh hali.. "farkında"sızlık, sıkılmıslık, bilinc yitimi..
tercihli değilse gidiş, daha bir dertleniş ardından.. mesela;
''ben gitmiyorum ölüm geliyor,
ruhum gergin bir kağıt; ölüm deliyor..'' diyor.. giden..
yok, bundan daha ötesi yok. bunun geri dönüşü yok, telafisi yok. uygun zamanı, güzel biçimi yok.
gideni bir daha asla göremeyeceksin, o asla yanında olmayacak bundan sonra. onu en çok özlediğin anlarda, zihnindeki silüetini gözünün önüne getirebilmek için her şeyi deneyeceksin. kıyafetlerinde, en sevdiği şarkıda, fotoğraflarında, odasında, tanıdıkların gözlerinde, ve en önemlisi kendinde onu arayacaksın. ona en son ne dediğini hatırlayacak, şimdi yaşasaydı neler söyleyeceğini düşüneceksin. rüyanda gördüğün zamanlarda yanında olmasını yadırgamayacaksın, çünkü bilinçaltın bunu asla tam kabullenmeyecek.
geride kalanlardan sevgi sözcüklerini eksik etmeyeceksin bir süreliğine. hayatı çok anlamsız göreceksin, "her şey boş aslında" diyip ufak sorunları çöpe atacaksın. aradan zaman geçtikçe eski günlerine döneceksin.
ve en önemlisi, bu ölüm gelecek seni de bulacak.
bu kez aynı prosedürü seni tanıyan herkes yaşayacak...
''alıştığımız bir şeydi yaşamak,
öldük, ölümden bir şeyler umarak''
19 Ekim 2011 Çarşamba
yalanmış
doğruları söylediğim takdirde yanıbaşımdaki adama saf acıdan başka bir şey göndermeyeceğimden yalan söylemeyi tercih ediyorum ben çoğu kez bu adama..
alternatif bir ben yaratıp oturtuyorum adamın karşısına, ben değil o anlatıyor hayata dair tüm planlarını babama.. geleceğe dair planları ve umutları olan, kafası çalışan, büyüklerine saygılı, akrabalarına karşı vefakar, her şeyi bir strateji çerçevesinde başarıyla devam ettiren, muhtemelen gülümsediği zaman dünyanın en tatlı insanına dönüşen bir insan..
ben anlatırsam dayanamam biliyorum, o güzel anlatıyor, sinir bozucu şekilde rasyonel hem de..
bütün bu kafamdakileri, hayata karşı duyduğum anlamsızlığı, çaba göstermenin beyhudeliğini, çocukluğumdan beri değişmez bir nefret duyduğum pazar akşamlarını, yarın işe gitmek yerine akşama kadar arkeoloji müzesinin bahçesinde oturup kitap okumak isteğimi, boynumda fotoğraf makinesi hiç bilmediğim bir şehirde akşama kadar fotoğraf çekmeyi istediğimi, hayata dair tek bir planımın bile olmadığını... anlatsam ben bu adama muhtemelen şoklardan şok beğenir.. ama alternatif ben öyle güzel yapıyor ki rolünü ben uzaktan izlerken babamı ve kızını içim gidiyor.. ibneye bak nasıl da takdirini kazanıyor babamın..
ceset torbalarına doldurduğum bira şişelerinin cansız bedenlerini gömüyorum geceleri bu adam uyurken.. sigarayı bıraktım dedim.. ''ne zaman başlamıştın ki hiç farketmedim'' dedi.. kızmıyor, kızamıyorum.. akşama yeni ve canlı biralarımla eve dönmeyi planlıyorum.. nasıl yağılacağını unutmuş kararsız bir yağmur dışarıda beni bekliyor..
alternatif bir ben yaratıp oturtuyorum adamın karşısına, ben değil o anlatıyor hayata dair tüm planlarını babama.. geleceğe dair planları ve umutları olan, kafası çalışan, büyüklerine saygılı, akrabalarına karşı vefakar, her şeyi bir strateji çerçevesinde başarıyla devam ettiren, muhtemelen gülümsediği zaman dünyanın en tatlı insanına dönüşen bir insan..
ben anlatırsam dayanamam biliyorum, o güzel anlatıyor, sinir bozucu şekilde rasyonel hem de..
bütün bu kafamdakileri, hayata karşı duyduğum anlamsızlığı, çaba göstermenin beyhudeliğini, çocukluğumdan beri değişmez bir nefret duyduğum pazar akşamlarını, yarın işe gitmek yerine akşama kadar arkeoloji müzesinin bahçesinde oturup kitap okumak isteğimi, boynumda fotoğraf makinesi hiç bilmediğim bir şehirde akşama kadar fotoğraf çekmeyi istediğimi, hayata dair tek bir planımın bile olmadığını... anlatsam ben bu adama muhtemelen şoklardan şok beğenir.. ama alternatif ben öyle güzel yapıyor ki rolünü ben uzaktan izlerken babamı ve kızını içim gidiyor.. ibneye bak nasıl da takdirini kazanıyor babamın..
ceset torbalarına doldurduğum bira şişelerinin cansız bedenlerini gömüyorum geceleri bu adam uyurken.. sigarayı bıraktım dedim.. ''ne zaman başlamıştın ki hiç farketmedim'' dedi.. kızmıyor, kızamıyorum.. akşama yeni ve canlı biralarımla eve dönmeyi planlıyorum.. nasıl yağılacağını unutmuş kararsız bir yağmur dışarıda beni bekliyor..
2 Ağustos 2011 Salı
firefly lane
Basit, yalın, dümdüz bir giriş yapmak istiyorum bu harkulade eser hakkında; çok samimi, fazla samimi, ayna gibi...
şimdiye kadar okuduğum kitaplar içinde ilk on'a oynayacak güzellikte bir başyapıt.. (ki hatırı sayılır ölçüde kitap okumuşluğum vardır..) 70'li yıllarda başlıyor hikaye, 2000'li yıllara kadar sürüyor.. öyle güzel öyle yalın bir dille anlatmış ki kristin hannah aradaki olaylar, birebir karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz siz de..
bu kitap hakkında öyle çok şey söylemek ve aynı anda hiçbir şey söylememek istiyorum.. nasıl oluyor bilmiyorum ama aynı anda hem herkes bu güzelliği okusun istiyor, hem de kimse bilmesin bir tek ben okumuş olayım diye düşünüyorum..
kate ve tully, keşke sizinki gibi bir dostluğa sahip olabilseydim ben de...
not: son 50 sayfa için yanınızda mendil bulundurun.. ve okuyun, şahane bir eser...
şimdiye kadar okuduğum kitaplar içinde ilk on'a oynayacak güzellikte bir başyapıt.. (ki hatırı sayılır ölçüde kitap okumuşluğum vardır..) 70'li yıllarda başlıyor hikaye, 2000'li yıllara kadar sürüyor.. öyle güzel öyle yalın bir dille anlatmış ki kristin hannah aradaki olaylar, birebir karakterlerle birlikte yaşıyorsunuz siz de..
bu kitap hakkında öyle çok şey söylemek ve aynı anda hiçbir şey söylememek istiyorum.. nasıl oluyor bilmiyorum ama aynı anda hem herkes bu güzelliği okusun istiyor, hem de kimse bilmesin bir tek ben okumuş olayım diye düşünüyorum..
kate ve tully, keşke sizinki gibi bir dostluğa sahip olabilseydim ben de...
not: son 50 sayfa için yanınızda mendil bulundurun.. ve okuyun, şahane bir eser...
10 Temmuz 2011 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

